Her zaman kendi sınırlarımızı zorlamaya mı çalışıyoruz yoksa bu çetrefilli yolda var olan her şeyi kabul ederek mi devam ediyoruz?


    Çoğu düşüncemizi dile getirirken çekiniriz, zorlanırız ve dile getirmemeyi tercih ederiz. Belki de bunun nedeni kabul görülmeyeceği, karşı çıkılacağı veya dışlanacağından kaynaklıdır. Belki de bunun altında yatmakta olan sebepler bambaşkadır. Bilinmez. Bu çerçevede dile getirmekte olduğumuz düşüncelerimizse azınlıktadır. Sözcüklerimizin hepsi duruma uyumlu, seçilmiş ve biçilmiş; başkaları tarafından kabullenmesi daha olası düşüncelerdir. Düşünce aktarımımızın bazılarını somut bir şeye veya bir yere gerçekleştirirken, bazılarını ise somut bir şeye veya bir yere bağlayamadığımız; herkesin içinde bulundurduğu odalarda gerçekleştiririz. İşte orası bizim bütün dış dünyadan kopup gittiğimiz, kendi soyutluğumuzda kendimizin binlerce versiyonuyla baş başa kaldığımız, başka bir tabirle ''kendimize ait bir oda''dır. Odanın içinde kendimizi, kendi versiyonlarımızla sorguya çekeriz. Bir soru sorduğumuz anda birden fazla ona karşıt veya destekleyen düşünceleri de tam karşımızda buluruz. Bu gerçekleştirdiğimiz işlemleri de çekici isimlerle seslendiriyoruz ki ('vicdan' ya da 'çelişki' gibi) kimse yargılamayasın diyedir. Her konuşacağımız kelime ve cümlelerin süzgecini ilk baş orada yapıyoruz sonrasında karşımızdakilere hazırlamış olduğumuz sunularımızı sunuyoruz. Aslında her bir iletişimimiz ister farkında olalım ister olmayalım planlı bir aşama sonrası gerçekleşiyor. 

Aynı düşünce yapısına, aynı özelliklere sahip olan kendinizin milyonlarcasının karşımızda olduğunu düşünün. Farklı fikirleri olan tek bir versiyonunuz bile yok. Tam olarak orada kendi içinizde iletişimi sürdürmeyi mi yoksa kendinizle aynı özelliklere ve düşüncelere sahip olan diğer kendinizle mi konuşmayı tercih ederdiniz? Benim bu konuda vereceğim cevap kendimle konuşmayı tercih etmek olurdu. Çünkü benim düşünce yapıma sahip bir sürü insan içindeyken bu durumdan tek elde edebileceğim şey düşüncelerimin dışa vurulmasından başka bir şey değil. Bu duruma bağlı olarak farklı olan tek noktaysa kendi içimde, kendi düşüncelerimi yargılayan birçok versiyonumla her bir konuyu muhakeme edebilme durumumdur. Kendimizi her türlü konuda yargılama ve değiştirme potansiyeline sahibiz. Kendime ait olan soyut bir odada, kuram ve teorilerimi çürütebilir ya da değişime tabi tutabilirim. Çünkü kendi içimizde, bir tarafımız her zaman eleştiriye açık bir şekilde bizi bekliyor ve biz çoğu zaman bu tarafımızı susturmakta güçlük çekiyoruz. Kimsenin dillendiremediği düşünceleri, fikirleri; kimsenin yapamadığı acımasızlığı, merhametsizliği ve eleştiriyi bile kendimizle baş başa kaldığımızda gerçekleştiriyoruz. Bunun sonucundaysa ya kendimizle barışmış olarak devam ediyoruz ya da kendimizdeki tutum ve davranışları sevmediğimiz için değiştirmeye yöneliyoruz. Eğer bu olumsuz bakan tarafımızı susturup bizi yargılamasına izin vermezsek, olduğumuz yerde saymaya devam ediyoruz. Hep aynı yerde saymaktan sıkılmaz mıyız? Bu döngüden kurtulmak sadece kendinizle baş başa kalmayı öğrendiğinizde son bulur. 

Sorgulama eylemeni sadece başkalarında gerçekleştirmek önemli değil ki, aksine oldukça basit. Önemli olan insanın kendi tutum ve davranışlarını sorgulayabilmesidir. Kaçımız bunu yapabiliriz, kaçımız deneyebiliriz? Bilinmez.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sahi neydi bu yaşamak...

Aynı şehirlerdeyiz belki de aynı mahallelerde... Bu kadar küçükken şehirler, semtler, caddeler... Biz neye, ne kadar hakimiz?

''The eyes, chico. They never lie.''